Tezgâh Sayı 99 Mayıs MOSTAR

Tezgâh


TEZGÂHÇILAR MERHABA, 

Beşinci sayımızla karşınızdayız. Tezgâh henüz istediğimiz hareketliliği, renkliliği, kuşatıcılığı sağlamış değil. Bu yüzden Tezgâh için biz bazı yenilikler yaptık. Tezgâh aracılığıyla muhatap olduğumuz, tanıştığımız arkadaş sayısını yeterli bulmuyoruz. Daha çok arkadaşımızla irtibat kurmak ve birlikte iş yapmak arzusundayız. 

Önce yeni gelişmelerimiz hakkında birkaç kelam edelim. Gördüğünüz gibi Tezgâh’ın tasarımında köklü bir değişiklik oldu. Umarım beğenirsiniz. Ayrıca Tezgâh için, Tezgâh’a mahsus bir iletişim adresi açtık: tezgah@mostar.com.tr Bundan böyle Tezgâh’la ilgili yazışmaları buradan yapacağız. Tezgâh’ta ürün yayınlatmak isteyen arkadaşların bu adresi kullanmalarını rica ediyorum. 

Üçüncü sayımızın panosunda yer verdiğimiz “Nihale Okuma Cemiyeti” Mostar’la ilgili bir okuma programı gerçekleştirdi. Kendilerine teşekkür ediyoruz. Nihalecilerin bundan böyle “Nâr Okuma Cemiyeti” adını aldıklarını duyduk. Fakat kendilerinden henüz bu konuda kesin bir bilgi gelmedi. 

Geçen sayımızda kapakta yazarlarımızdan Mümin Munis’in bir şiirine yer verdik. Mümin Munis tecrübeli bir kalem, hem ilmî hem edebî yazılar kaleme alıyor. Aynı şekilde Ahmet Can Suvari’nin de denemesine yer vermiştik. O da belli bir seviyeyi yakalamış bir yazarımızdı. Tezgâh’ta tecrübeli kalemlere hem de yolun başındaki kalemlere yer veriyoruz. Fakat daha çok yeni kalemlerin Tezgâh’ı sırtlayıp götürmelerini arzu ediyoruz. Bu arada yeri gelmişken yaptığımız bir hatayı da düzeltelim. Kıymetli yazarımız Ahmet Can Suvari’nin soyadı sehven “Süvari” olarak yazılmış. Düzeltir, yazarımıza da özür beyan ederiz. 

Dördüncü sayımızda Yazı Atölyesi’ne yer vermemiştik. Bu sayımızda Oğuzhan Çelik ve Ahmet Kotil’i Yazı Atölyesi’nde ağırlıyoruz. Bu sayıda bir “kıpkısa hikâye”sine yer verdiğimiz Abdülkerim Kolat’ın diğer hikâyelerini www.edebifikir.com’dan okuyabilirsiniz. Abdülkerim Kolat’ın hikâyesi bir çocuğun gözünden anlatılsa da yer yer anlatıcı, bir çocuk gibi değil büyük gibi konuşmuş. Elbette bu hikâyenin finalindeki çarpıcı ironiyi gölgelemiyor. Bir sonraki sayıda mülaki olmak temennisiyle...

Şefin Tezgâhından

 

MUSTAFA EMRE DİKMEN

SELİM’İN ZİHNİNDEN 

GEÇEN BİR GÜN

O Cuma sabahı erken kalktı. Hava güneşliydi ve keyfi de yerindeydi. Kahvaltısını yapıp okula gitmek için yola çıktı. Her şey yolunda gibiydi, ta ki okul yolunda yanından geçen arabalar onu toz kütlelerinin içinde bırakana kadar. Sanki tozlar yüzündeki kremle iç içe girerek yeni bir katman oluşturdular. Bir hayli rahatsız ediciydi. Yüzüne, gözüne yapışan tozlar tüm günü gözü yaşlı geçirmesine sebep oldu. Nihayet okula vardı. Öğretmen derse girdiğinde, geç uyuduğu iliklenmemiş kol düğmelerinden ve ters dönmüş yakasından evden aceleyle çıktığı belli oluyordu. Uyuklar vaziyette ilk dersi bitirdiler. İkinci derse girdiklerinde öğretmen toparlanmıştı ve öğrenciler de kendine gelmişti. Dinç ve dikkatli bir şekilde öğretmeni dinlerken içten içe yönlendirildiklerini düşünmeye başladılar. Selim, beynindeki düşünceleri sürekli kurup yıkıyordu. Eskiyenler yenilerle yer değiştiriyordu. Herkesi kendisi gibi görmek isteyen öğretmenin düşünceleri beyinlerine enjekte ediliyordu. Otuz dakika boyunca kendince haklı olan öğretmenin siyasî görüşlerini dinlediler.

Selim’in aklı düşük not almakla korkutulduğu coğrafya dersindeydi. Bu düşüncelerle okuldan çıkış saati geldi. İkindi ezanı vaktiydi. Evden önce namaz kılmak için camiye gitti. Namazın ardından tesbihata geçilecekti ki birden tespih savaşı başladı. Hayırseverlik uğruna on metre uzağındaki adamlara tespih atan vatandaşların niyetini anlayamadan namaz bitti. Mutlu başlayıp sinir ve sitemle biten günün akşamı olduğunda dalgın bir şekilde akşam yemeğini beklemeye koyuldu. Annesi niye düşünceli olduğunu sormuştu.  Ona diş macununu reklamdaki gibi kıvrımlı  'S' şeklinde çıkartamadığı için üzgün olduğunu söyledi. Ayrıca bebek bezi reklamında çıkan üç yaşındaki bebeklerin neden manken gibi göründüklerini ve yüzlerindeki boya tabakasının sebebini de sordu annesine. Daha mantıklı ve işe yarar şeylere kafa yorması gerektiğini öğütleyen annesine peki diyebildi. Fakat içinden bunların da düşünülmesi gereken konular arasında olduğunu geçirdi. 

Yemek yerken haberde kendi halkını katleden devlet başkanını, eziyet gören insanları, katledilen çocukları ve kazada feci şekilde can veren insanları izledikten sonra ders çalışmak üzere odasına geçtiğinde beyninin içi iyiden iyiye kazana dönmüştü. Uyku saati gelip çattığında hemen yatağının yolunu tuttu. Her gece başını aynı saatte yastığa koyan Selim bunu bir alışkanlık haline getirmişti. Gene ders çalışmamıştı. Keşke düzenli ders çalışmayı da alışkanlık haline getirsem diye iç geçirdi. Uykuya dalmadan aklındaki düşüncelere cevap aramayı sürdürdü. Babasının sürekli söyleyegeldiği sözü anımsadı: “Ayağını sıcak tut, başını serin; bir iş bul kendine, düşünme derin” 

 

OĞUZHAN ÇELİK

HÜKÜM SENİNDİR

Şükür hep sanadır.

Suçum benim perdelerim

Terbiye ol azgın nefsim

Sensin kapıları açan

Sensin emsâlsiz yaratan

Sensin yeri göğü tutan

Cenâb-ı Mevlâm hüküm senindir.

Ne güzeldir Kâbe’n senin

Nur yüzlüdür Nebî’n senin

Her şey Sen’sin her şey senin

Cenâb-ı Mevlâm hüküm senindir.

 

 

 

 

KIYMETLİ OĞUZHAN ÇELİK, 

Göndermiş olduğun çalışma için teşekkür ederim. Hayli uzun olan şiirinin bir bölümüne yer veriyoruz. Senin şiirini bahane ederek şiir yazmak konusunda birkaç kelam etmek istedim. Yazmaya zaman ayırmak kıymetlidir. Şiir beğenisinin gelişmesi söylendiği gibi çok okumaya bağlı değildir. Kullanılan dilin imkânlarını bilmemek, henüz onun yapısını kalemine oturtamamış olmak sıkıntının başlangıcı sayılabilir. Hâl böyle olunca çok okumanın (şiir kitapları için) dili çöpe döndürmesi de söz konusu. Öte yandan şiir, dilin sınırlarını zorlayan bir eylem biçimidir dersek yanlış olmaz sanıyorum. İşe bu taraftan bakınca şiiri bir tür “kuralsızlık” öğretisi olarak kabul edebiliriz. Bu dil açısından böyle. Tasavvuf şiiri derin bir fikriyattan ve en önemlisi de kalbin hâllerinden beslenir. Senin de bildiğin gibi Yunus’un (k.s) şiiri bize hakikati anlatmaz. Hakikati göstermez de. Ancak bizi hakikate çağırabilir. Eğer tasavvuftan beslenerek şiir yazıyorsak işimiz hiç de kolay olmaz. Çünkü önümüzdeki somut göstergeler asgaridir. O yüzden bu şiiri bilmek başka, onu vücuda getirmek başkadır. Tasavvufu yaşayıp idrak etmeden onun şiirini yazmak da çok doğru olmaz. O sebeple bu alanda şiir yazmış insanların yaşantıları neyse şiirleri de o olmuştur. Bunun aksi şiire yapılan riyadır. Size âcizane tavsiyemiz şu olur: Tasavvufî şiir geleneğinden hareketle şiir yazmaya devam edecekseniz tasavvufî şiirin bizi hikmete çağıran şiirlerinden önce bize bu dünyada nasıl yaşanacağını gösteren şairlerin yaşamlarını okumalısınız. Sufilerin yazdığı şiirlerin edebiyat üretmekten çok talipleriyle, müritleriyle sohbet maksadını taşıdığını unutmamak gerekir. Yeni çalışmalarınızı bekleriz. 

Şefin Tezgâhından

 

AHMET KOTİL 

YİNE HÜSRAN!

Yine hezimet! Olmadı yine. Yapamadım. Tutamadım verdiğim sözü. Bu kaçıncı kaybediş Yâ Rab! Bu kaçıncı. Kaç defa sana ve bana söz verdi bu nefs? Yine kaç defadır bozmakta yeminini, çiğnemekte verdiği sözü. Her zaman gibi cayıverdim kolayca. Duymadım, duymak istemedim ruhumun feryatlarını. Nefsin kahkahaları altında, yine boynumu bükerek döndüm günah ülkesine. Geçti nasıl olsa günahın o anki dayanılmaz pişmanlığı. Dua ettim ya. Affet beni Yâ Rab dedim ya. Bir daha ben yapmayacağım diye iki büklüm inledim ya… Narkoz yemiş gibi rahatladı vicdanım. Bir an olsun hız kesti sancılar. Dinmeye yüz tuttu kalbimdeki o derin ıstırap.

(…)

Geldim kapına. Açtım ellerimi. Kararmış yüzüme bakmadan, taşlamış kalbime rağmen kapındayım Yâ Rab. Boş çevirme beni de. Bırakma ellerimi. 

(…)

Yem etme bu kulunu kurtlara. Perişan etme beni, bu dünya denen devasa çölde.  Anmasa da seni kalp, biliyorsun ki adınla rahatlıyor. Gönlümün derinliklerinde hissediyorum seni ve senin sevgini. Işık veriyor gözüme bu sevgi. Kalbim tekrar çarpmaya başlıyor heyecanla. Vahaya dönüşüyor sevginle, bu dünya denen çöl. Duyur bana adını. Titret tekrar kalbimi. Adını duymakla şereflensin kulaklarım. Adını anmakla huzur bulsun dudaklarım. Küllerinden doğsun bu yürek senin izninle. Dost eyle beni sana. Dost kıl beni. Dostlarından eyle bu garibi. Dostuna dost eyle. Yoluna post eyle bu bedenimi. Sensizlik cezasını çektirme bu yorgun yüreğime. Sevginden mahrum eyleme. Eksiltme dilimden adını, mahrum eyleme gönlümden muhabbetinin tadını. Sen daim varsın. Bunu unutan ben, hissedemeyen ben. Varlığını her dem hissettir. Çünkü dertlere derman sen, dillere destan sen, yüreğime derman sen. Yoksa rahmetin, neyleyeyim ben?

Tek bir ümidim var. O da senin hesapsız rahmetin.

 

KIYMETLİ AHMET KOTİL, 

Yazınızın tamamını burada paylaşamıyoruz. Yazınızın sayfamıza taşıdığımız kısmında belli bir çizgide ilerleyen bir metin görüyoruz. İlk paragrafta ele aldığınız konuyu satırlara dökerken kopukluk yapmamışsınız ve sade güzel bir anlatım üslubu yakalamışsınız.  Bu paragraftaki iki devrik cümle dışında, bir de “Narkoz yemiş gibi rahatladı vicdanım” ve “bir an hız kesti sancılar” ifadelerinde anlatım açısından hata yapmışsınız. Yazıdaki estetik anlatımı düşündüğümüz zaman “narkoz yemek” ifadesi anlatımı zayıflatmış. Yine sancıların hız kesmesi, anlatılmak isteneni tam olarak ifade etmeyen bir söz dizisi olmuş. Belki de burada daha doğru bir ifade kullansaydınız, ivme kazanan yazınız daha yukarı çıkacaktı. 

İkinci paragrafta yazıya yine devrik cümlelerle başlamışsınız. Arka arkaya iki kısa devrik cümle. Üçüncü parafta da yine devrik bir cümleyle başlangıç gözümüze çarpıyor. Yazının devamında da bolca devrik cümle görüyoruz. Yazıda birbiri ardına gelen devrik cümleler okumayı ve anlamayı zorlayan bir durum ortaya çıkarır. Eğer kararında kullanılmıyorsa devrik cümleler yazının yükselen çizgisini düşürür. Bu yüzden daha az devrik cümle kullanmanızı tavsiye edebiliriz size. 

Denemenizde kısa cümleleri gayet başarılı kullanmışsınız. Yazının anlam akışını bozmadan, derdinizi tam olarak ifade etmeyi başarmışsınız. Merhum Cemil Meriç’in yazılarında görmeye alıştığımız başarılı kısa anlatımların kokusunu alır gibi olduk. Size de merhum Meriç’in yazılarını okumanızı öneriyoruz. Bunun dışında yazınızı deneme türüne bir örnek olarak değerlendirdik ancak biraz şiir üslubuna yakın yazma gayretiniz yazıdaki akışı kuvvetlendirme çabasında olsa da genel anlamda yazıyı güçten düşürmüş. O yüzden şiir tarzı bir anlatımdan ziyade kendinizi nesre bırakmanızı ve nesirden ayrılmamanızı söyleyebiliriz. 

Yine yazınızda bazı yazım hataları olmuş. “Taşlamış kalbim” ifadesinde küçük bir hata olmuş sanırız. Buradaki doğru yazım “taşlaşmış kalbim” olacak. Bu tarz küçük hataları yazınızı bitirdikten sonra mutlaka bir son okuma yaparak düzeltmeniz gerekiyor. Yazı üzerindeki bu ince işçilikler, yazının kalitesini artıracaktır. Netice olarak yazınızı başarılı bulduk. Kaleminizi daha kuvvetlendirdiğiniz takdirde sizden daha iyi denemeler geleceğine inanıyoruz. 

Şefin Tezgâhından

 

ABDÜLKERİM KOLAT 

BEN BÜYÜYÜNCE

Otuz beş çocuk, başımızda öğretmenlerimiz olduğu hâlde büyük bir otobüse doluşarak yola koyulduk. Güzergâh üzerinde bulunan birkaç şehirde mola verdik. Dağlar, tepeler aşıldı. Büyük binalı birçok şehir bize uzaklardan göz kırptı. Kâh uyuduk, kâh şarkılar söyleyip el çırptık. Yirmi beş saat süren bir yolculuğun ardından İstanbul’a ulaştık. Otobüsten inip, bize tahsis edilen iki minibüse geçtik. Geziye bunlarla devam edecektik. Üsküdar – Çengelköy arasında güzel bir kahvaltı yaptık. Denizi izledikçe hayretimiz, hayranlığımız kat kat arttı bu sırlı şehre. Ardından karşı yakaya geçtik. Arabadaki rehber öğretmenler seyir hâlindeki arabadan sağı solu işaret ederek, bunların tarihi hakkında bilgiler veriyordu. Önce Sultanahmet gezildi. Ardından Eminönü, Eyüp Sultan, Pierre Loti. Girdiğimiz her tarihî yere tek sıra halinde girip çıkıyorduk. Rehberimiz, mekânlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmayacak ki hiçbir şey anlatmıyordu. Bu yüzden, gittiğimiz her mekândan merakımız artarak çıkıyorduk. Zaten binaların büyüklüğü, kalabalıklar, gürültü, doğunun biz ayakları nasırlı çocuklarını yeterince şaşırtmaya yetmişti. Televizyonlarda gördüğümüz, kitaplarda okuduğumuz yerlerin hemen hemen hepsi ziyaret edildi. Bu koca şehir bizi büyülemişti. Akşam havanın kararmasıyla büyük bir alışveriş merkezine götürüldük. Yürüdükçe gördüklerimiz dakikalar geçtikçe hayretimize hayret katıyordu. Işıltılı mağazalar, kafeteryalarda yiyip için insanlar, oyun parkları, sinemalar, amacı bilinmez bir gülücükle dükkânlarına davet eden insanlar karşılıyordu bizi. Rehberimiz bize her yeri tek tek anlattı. AVM’nin içini dışını öğrendik. Çarpışan arabalara bindik, sinemada film izledik. Makinelere jeton atıp oyunlar oynadık. 

Vakit hayli ilerledikten sonra kalacağımız misafirhaneye gitmek için buradan ayrıldık. Gezmekten takatsiz düşen bedenlerimize, bu alışveriş merkezi can suyu olmuş, paralarımız bitene kadar eğlenmiştik. Kalacağımız yere geldiğimizde öğretmenimiz memnun kalıp kalmadığımızı sordu. Hep bir ağızdan alışveriş merkezinde çok eğlendiğimizi söyledik. Saçlarını başının üzerinde topuz yapmış olan Melike Hanım, büyük bir iş yapmış insan edasıyla karşımızda gülüyordu.  O gülerken ben de, Sultanahmet Camii’ne bakarak, kendi kendime söz veriyordum: “Büyük bir insan olduğumda bizim köye büyük bir alışveriş merkezi yaptıracağım.”

 

ORİGAMİ

SERDAL GÖK

 

Beyazdı sayfam

Bir siyah noktayla başladı her şey

Şimdi siyahın içinde beyazdan bir heykel

Ya bu heykel yok olacak ben, yanacağım

Ya da beyazla, beyaz heykeli boğacağım

 

TANIK

MUHAMMED EMİN SELVİ

Mumbai’nin getto mahallelerinden birinde çamurlu toplarının peşinde koşan çılgın çocuk sürüsüydü sokakları çınlatan. Amar, süratiyle arkadaşlarından kolaylıkla sıyrılıyor, vücudunu bir atlet gibi esnetebiliyordu. Çamaşırların iplerle bir vitrin gibi süslendiği dar sokaklardan beyaz bir araba girdi içeri. Çocuklarsa oyunlarının heyecanından ilgisizdi etraflarına. Önce arabadan şoför indi, itinayla kapıyı açtı. 60’lı yaşlarda beyaz takım elbiseli, şık giyimli bir adam belirdi sonra. Eliyle çocukların oynadığı alanı işaret ediyordu. Koruması çocukların arasına girdi, sarı kazaklı bir çocuğun omzundan tuttu. Amar’dı bu. İstemeyerek de olsa adamın yanına getirildi. Yaşlı adam eğilerek Amar’ın suratını elleri arasına aldı, gözlerinin içine baktı bir süre. “Sen Mohan’sın” diyordu. “Ben sizi daha önce görmedim” dedi Amar. Adamın talimatıyla yanındakiler Amar’ı arabaya bindirdiler. 20 saniye içinde getto sokaklarının taşlı yolları arasında gözden kaybolmuşlardı. Mahalledeki çocuklarınsa gözlerinde delicesine oynadıkları top oyunundan başka bir şey yoktu. Kimse ne olup bittiğinin farkında bile değildi. Yalnızlaştığı hayatta gecekondu penceresinden bütün gün sokağı seyreden bir Hintli hariç… Her şeyi görmüştü Ravi. Çocuğun kaçırılışını ihbar edecekti. Ömründe birçok gariplik seyretmişti şimdiye dek penceresinden. Polisi aradı, gördüklerini detaylarıyla anlatıyordu ki, perdeyi araladığında sokakta gözüne bir şey ilişti. Beyaz arabaydı bu. Polislere acele etmelerini tembihleyerek sonlandırdı konuşmasını. Ravi tedirginleşmişti. Yaşlı adamsa arabadan inerek elinde siyah poşetle bir eve giriyordu. Ravi perdeyi kapattı hemen. İşkillenmişti bu durumdan. Evin içerisinde kaygılı hâliyle bir oraya bir buraya dolanıyor, Amar’ı düşünüyordu. “Ne olmuştu acaba çocuğa? Hem tekrar niye gelmişlerdi bu herifler?” Tekrar perdeyi aralayıp dışarıyı izledi, peşinden saate baktı. İçinden “Nerede kaldı bu polisler!” diye geçiriyordu ki zil çaldı. “Hele şükür!” dedi. Kapıya koştu. Demir kapıyı açıverdi. Bir şapşal gibi kaldı oracıkta! Zira beyaz takım elbiseli kişi ve adamları vardı karşısında! Evini nereden bulmuşlardı ki? Ravi aklındaki sorularla kapıyı sertçe çarparak odaya koştu…

"SENİN HİKÂYEN" YARIŞMA ŞARTLARI

Bu hikâyeyi en başarılı şekilde devam ettirdiğine karar verilen kişiye, Semerkand Yayınları’ndan çıkmış dilediği herhangi bir kitap hediye olarak verilecektir. Ödüllü hikâye, www.mostar.com.tr adresinde ve facebook.com/mostardergisi sayfasında yayınlanacaktır. Yarışmaya katılmak için senaryolarınızı, dergi@mostar.com.tr e-posta adresine gönderebilirsiniz. Her ayın 28’i yarışmaya katılmak için son tarihtir. Gönderilecek metinler A4 boyutuyla en fazla 2 sayfa olmalıdır. Bizim yayınladığımız bölüm de bu iki sayfaya dâhildir. Times New Roman ve 11 punto tercih edilmelidir. Hikâye Microsof Word dosyası olarak gönderilmelidir. Rumuzla gönderilen hikâyeler yarışmaya dâhil edilmezler, yarışmacılar gerçek adını belirtmek zorundadırlar. Hikâyeyi göndermek için yazılan e-mektuplarda, mektubun hikâye yarışmasına katılmak maksadıyla yazıldığı belirtilmelidir.